08 Eylül 2026
  • İstanbul25°C
  • Ankara24°C

Dereler Aksın Dağlar Yeşersin ki Yollar Çalışsın

Ekonomi Gazetesi’nde Doğu ve Güneydoğu Ağaç ve Orman Ürünleri Derneği (DOGAD) tarafından; Cumhurbaşkanı, Tarım, Sanayi ve Ulaştırma bakanları ve bölge yöneticilerine hitaben yayınlanan tam sayfalık bir ilan,

Dereler Aksın Dağlar Yeşersin ki Yollar Çalışsın

07 Eylül 2026 Pazartesi 16:45

zaman zaman aklımdan geçen bir konuyu yazıya dökmeme neden oldu. “… Doğu ve Güneydoğu’da çıplak dağların ve baraj etraflarının ağaçlandırılması …” diye başlayan ve “…iki bölgede 20’den fazla dağ ve yüzlerce küçük dağ silsilesi bulunmakta olup, alanların yüzde 90’ı çıplaktır… birkaç mezar başındaki bir iki ağaç dışında tüm ormanların yok edildiği görülmektedir… Alman sanayisinin ilk lokomotifi orman ürünleri olmuştur… Çin, çölü tarım ve orman alanına dönüştürmeye devam etmektedir…” gibi bilgileri içeren 19 maddeden oluşan ilanın 15. ve 18. maddelerinde, konunun ulaşım ve lojistik gereksinimlerine ve sonuçlarına da yer verilmiş. Özellikle karayolunun yanı sıra demiryolu taşımacılığının da geliştirilmesi ve Zengezur Koridoru’na Iğdır-Kars demiryolu bağlantısı yapılarak Nusaybin-Habur-Mersin hattına entegrasyon talep ediliyor.  Mersin’e hızlı tren bağlantısı ve Siirt Kurtalan’da sona eren demiryolunun Mersin, Ankara ve İstanbul’a bağlanması, yaklaşık 50 kilometrelik bir hat ile de Kurtalan-Irak-Suriye hattına bağlanması önerilmektedir.

Bölge illeri arasında 300-350 kilometrelik mesafelerde küçük uçaklarla havayolu seferleri de talepler arasında. Ortadoğu uçuşlarının İstanbul aktarmalı yerine doğrudan bölgeye yapılarak 15-20 saatlik yolculuk sürelerinin 2-3 saate indirilmesi istenmektedir.

Bu duyuru sayesinde; doğa, çevre ve sürdürülebilir yaşam adına atılacak her adımın ekonomiye bir yük olmadığını, aksine bir pazar yarattığını ve lojistiğe iş potansiyeli doğurduğunu bir kez daha görmüş olduk.

Çıplak dağları, kurumuş dereleri, akmayan çeşmeleri, bozuk yolları; bir ülkeyi nesi varsa o kadarıyla da olsa sevmek, onun için dertlenmeyi getiriyor. Açık havalarda uçak yolculuklarında, çoğu zaman tercihen yaptığım otomobil yolculuklarında ya da tren seyahatlerinde gördüklerim arasında, ülkem adına en çok da çıplak dağlardan üzüntü duyarım; o muhteşem dağların saygınlık yaratan görkemine ve büyüleyici siluetine rağmen... Ruhum, zirvelerine çıkar iner ve aklımdan hep ‘bu dağlar böyle mi olmalı’ düşüncesi geçer. Yeni değil, yıllardır düşünür dururum; çıplak dağlar ve kurumuş dereler nasıl canlanır? Bu konunun uzmanları yok mudur? Bir yandan da -uzmanlarının affına sığınarak- akıl yürütmeyi deneyerek yaparım yolculuklarımı.

Neden çoğu zaman bir karış toprak için komşunu hatta ne yazık ki en yakınlarını bile katledenlerin yaşadığı bir ülkede, mülkiyet tutkusunun ölçüsüz bir rekabet yarattığı bir ortamda, boş dağları, çıplak tepeleri, yüzlerce gerekirse binlerce dönüm alanı; başında durup çalışması kaydıyla, zeytinden kestaneye, çamdan cevize kadar artık ne olabiliyorsa/yetişebiliyorsa araştırıp, yapanın da ne ekip para kazanabilecekse yapabilecek yetkinliğe sahip olup olmadığına bakıp yetkin olanlara verip, hatta gerekirse bunların sosyal güvencelerini, asgari geçimlerini sağlayıp dağı taşı ağaçlandırmak mümkün olamaz mı? Türkiye’nin bin tane dağına-tepesine bin aile bulup-yerleştirip bu bin aileye bakmak, çalıştırmak, denetlemek, kazandırmak çok mu olanaksız bir iş? Üstelik Çin’in, çöllere tavşan salarak toprağı gübreleme, ağaçlandırma politikalarıyla yeşertmeye başlama örnekleri, Afrika ülkelerince bile denenmeye başlamışken…

Aynı şeyi su konusunda da yapmak mümkün. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye, eski su yatakları, yüksek rakımlardaki kurumuş gölleri, göletleri; denizin dalgası, rüzgarı, gelgiti gibi teknolojisi üretilen, denenen, gelişen enerji sistemlerini kullanarak denizden kademeli olarak yükseklere taşınacak suyla doldurulamaz mı? Özenle seçilmiş, bazen de müdahale edilmiş su yolları kullanılarak bu suyun tekrar denize doğru akışını sağlamak, başlangıçta ne kadarlık bir çevrede tuzun olumsuz etkisi olacaksa bunu yönetmek, sonrasında ise doğal su yataklarında akarken tuzdan arınmış suyu (eğer öyleyse), doğanın ve insanlığın hizmetine sunmak mümkün olamaz mı?

Çöllerde kurulmuş ülkelerin tuzlu deniz suyunu arıtıp bütün su ihtiyaçlarını karşıladığı bir dünyada, deniz suyunu dağlara çıkartıp, olumsuz sonuçlarını yönetip, kurumuş dereleri tekrar şırıl şırıl akan bereket yollarına döndürmek imkansız bir hayal mi?

Tıpkı biyolojik sorunlarla baş etmekte kullanılan biyolojik yöntemler gibi, doğal sorunlarla da doğal yöntemlerle mücadele etmek, uzun dönemde en düşük maliyet ve konforu ve elbette sürdürülebilirliği sunacaktır. Konumuz; karbon ayak izi, döngüsel ekonomi, sürdürülebilirlik, çevre sorunları ve/veya iklim krizi derken işin sonu ekonomi ve onun içinde taşımacılık ve lojistiğe uzanıyor ne de olsa…

İlker ALTUN
[email protected]

Kargohaber Dergisi (Sayı:332)

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
SON DAKİKA